GüLeSeVDaLı
  Dini Yazılar
 
  • Lâ İlâhe İllallah 
  • Kelime’î Tevhîd ki; açılan pâk güzergâh,
  • Giriş kapısı gibi- Lâ İlâhe İllallah.
  • Huzûra durmak için- nasıl varsa iftitah,
  • Îmanda ilk merhale- Lâ İlâhe İllallah.
  • Gaflete daldırmışsan- çare değildir ah/vah,
  • Henüz fırsat eldeyken- Lâ İlâhe İllallah.
  • Her şey insan içinken- nimetse nâmü tenâh,
  • Şükran için denmez mi?-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Binlerce teşekkürler- gönülden hamd’ü senâh,
  • Minnettarız Allah’ım-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Ne büyük bir lütuftur- Muhammed Resûlullah,(sav)
  • Şehâdet ediyoruz- Lâ İlâhe İllallah.
  • Îmânımız tunçtandır- sarsılmaz İnşaallah,
  • Habibin baş tâcımız-. Lâ İlâhe İllallah. (sav)
  • Hoşnudluğun dileğim- aşkım fisebilillah,
  • Râzı ol lütfen Ya Rabb!- Lâ İlâhe İllallah.
  • Her an istiğfardayım- silinsin diye günah,
  • Affına müntazîrım-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Sen affı çok seversin- affedersin İnşallah,
  • Mağfiret umuyoruz- Lâ İlâhe İllallah.
  • Kelime’î Tevhîd’e- her an Âmentübillah,
  • Rahmetine sığındık-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Kurtuluş reçetesi- ve işte Necât- Salâh,
  • Kalpte tasdik, dil ikrâr- Lâ İlâhe İllallah.
  • Âhiret seâdeti- dünyada ise salâh,
  • Buyurun yüce Kelâmı- Lâ İlâhe İllallah.
  • Mevlâyı hatırlamak- ne kadar tatlı ferah,
  • O mübârek Telaffuz- Lâ İlâhe İllallah.
  • Ömrümüzde bereket-/yaşamımızda refah,
  • İşte en büyük zikir- Lâ İlâhe İllallah.
  • Rabbıyla dostluk kurmak- ne akıllı bir tamah,
  • Hiç dosta zor gelir mi?-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Allah’tan uzak olmak- ne helâldır,ne mübâh,
  • İlâhi sohbet için- Lâ İlâhe İllallah.
  • Kârlı alış/verişte- yapacağın ilk siftah,
  • Gözlerini açınca-. Lâ İlâhe İllallah.
  • Canlı/cansız her varlık- tesbih ederken lillah,
  • Mahâlmi ki dememek- Lâ İlâhe İllallah.
  • Sen eşref’i Mahlûksun- mutlak şânını kolla,
  • En muhkem himâyedir- Lâ İlâhe İllallah.
  • Yaradanımız bir’dir- Allah’ımız tek İlâh,
  • Tecdî’di Îmân için- Lâ İlâhe İllallah.
  • Kulunun tesbihini- asla zâyetmez Allah,
  • En çok hoşnûd olduğu- Lâ İlâhe İllallah.
  • Mü’min kardeşliğine- Maşallah, bârek Allah,
  • Tevhid dini İslâm’dır- Lâ İlâhe İllallah.
  • Yâ Rabb! Ziyâretgahın- ilk ev Kâbe- Beytullah,
  • Orada da nâsip eyle- Lâ İlâhe İllallah.
  • Yâ Rabbi metodumuz- Sünnet’i Resûlullah,(sav)
  • O’nun nurlu izinde- Lâ İlâhe İllallah.
  • Yâ Rabb! Tekrar edelim- ömür boyu bi’İznilleh,
  • Kelime'i Tevhid'ki; son nefeste de İnşallah..
  • Lâ İlâhe İllallah- Muhammedür/Resulullah.
  • Sallü alâ Resulüna Muhammed
  • Allahümme salli alâ Muhammed
  •  

    Ragaib Kandili

17 Haziran



Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarfetmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır (el-Bakara, 2/ 130; en-Nisa, 4/ 127; et-Tevbe, 9/59,120; Meryem, 19/46; el-Enbiyâ, 21/90; el-Kalem, 68/32; el-İnşirah, 94/8).

Terim olarak Regâib, türkçede kandil geceleri dediğimiz mübârek gecelerden biridir. Hicrî takvime göre, yedinci ay olan Receb'in, müslümanlar arasında kutsal kabul edilen ilk cuma gecesidir. Bu gecede Yüce Allah'ın rahmet, bağış ve yardımlarının dağıtıldığına inanılır.

Hz. Muhammed (s.a.s)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Fakat bu rivâyetlerin de, herhangi bir dayanağı yoktur. Müslümanlar arasında, Regâib gecesinde on iki rekât namaz kılma alışkanlığı, ilk kez on ikinci yüzyılın başlarında görülmüştür. Müslümanlar arasında mübarek sayılan "Regâib" gecesi ibadetle ihya edilir.

Namazın kılınması, fıkıh alimleri arasında tartışma konusu olmuştur. Alimlerin ekseriyeti, aslında böyle bir namazın olmadığı kanaatinde birleşmişlerdir.

On sekizinci asırda, Regâib geceleri tekke ve zaviyelerde gösterişli törenlerle kutlanmaya başlandı. Tasavvuf ehli olan şairler, bu gece için "reğâibiye" adı verilen şiirler yazdılar. Bu şiirlerin bazıları bestelenerek yapılan törenlerde okundu. Diğer kandil gecelerinde olduğu gibi, Regâib kandillerinde de minârelere kandillerin asılması gelenek haline geldi. Halk arasında Regâib gecelerinde ibâdet ve duada bulunma, geceyi kandil simidi ve şekerlemeleri ile kutlama âdeti yerleşti. Bu gibi âdetler, günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

Reğâib Kandili, o beklenen Nebi’nin anne karnında olduğu bir sürece tevafuk eder. Belki de o sürecin ilk mühim merhalesinin kilometre taşıdır. Halk arasında –hakikate muhalif olarak- anne karnına düştüğü gece olarak bilinen Reğâib Kandili, bazı âlimlerce annesi Âmine Hatun’un Peygamberimiz’e hamile olduğunu farkettiği, belirtileri yakaladığı gecedir. Bediüzzaman Hazretleri ise Reğâib gecesinin Zât-ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanı olduğunu; Mi’rac gecesinin de Zât-ı Ahmediyenin terakki hayatının zirve noktasının ünvanı olduğunu bildirmektedir. Reğâib’in kudsiyetini vurgularken de, Hazret-i Risalet’in (sas) bir derece bir cihette âlem-i şehadete (ana rahminde dünyaya) Reğâib gecesi teşrif ettiklerini haber vermektedir. (Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.206, 207)

Nureddin TURÇAY
Musa Hub
Şamil İslam Ansiklopedisinden Özetlenmiştir...,
.................
Vuslat  Hülya
Hamd ve şükür arasındaki fark nedir?
click to zoom 

Şükür ve hamd arasında fark vardır. Ancak kötü bir olaydan dolayı şükredenin başına olay geleceğine dair bir düşünce doğru değildir.

Hamd : “Bir ihsana karşı kalbin medih ve şükür duygularıyla dolması ve o ihsan sahibini tâzim etmesi”

Hamd ile şükür ilişkisi umum husus olarak özetlenebilir. Yani her şükür aynı zamanda bir hamddir. Ancak her hamd şükür değildir. Hamd, bize ve bütün mahlukata yapılan ikram ve izetleri Allaha takdim etmektir. Şükür ise daha hususi olarak bize yapılan ikramlara karşılık gelir. Bu nedenle şükür kelimesi hamdin yerini tutamaz. Hamd daha geniş ve şumüllüdür.

Kur’an’ın hülâsası olan Fatiha sûresi, “Âlemlerin Rabbine hamd” ile başlar. Demek ki âlemlerin terbiye edilmeleri insan için bir ihsan, bir ikramdır; Ona Rabbinin bir lütfudur.

Güneş bir terbiyeden geçmiş de ziya veriyor, ısı veriyor; gezegenlerini etrafında döndürüyor. Onu böylece terbiye eden Allah’ı medih ve sena ederiz. Bir de bu terbiyenin insana bakan ciheti var. Güneşin böylece terbiye görmesi sayesinde insanoğlu ondan istifade edebiliyor. Yâni, bu terbiye insana bir ihsan. Bu ihsana karşı da Rabbimize şükür borçluyuz. İşte hamd, bu medihle bu şükrü birlikte ifade eden mühim bir zikir.

Oksijenle hidrojeni ayrı ayrı terbiye eden, sonra bunların ikisini yeni bir terbiyeden geçirerek su hâline getiren Rabb-ül Âlemin’e hamdederiz. Zira, su yaratmak, nehir, göl, deniz yaratmak Allah’ın azim bir sanatı olduğu gibi insanoğluna da büyük bir ihsanıdır.

Gözümüzü görmeğe, elimizi tutmağa, ciğerimizi solunuma uygun olarak terbiye eden Rabbimize hamdederiz.

Dünyanın Güneş etrafında, Ay’ın da Dünya etrafında döndürülmesi büyük bir kudret tecellisi olduğu gibi, insan için büyük bir İlâhî ihsandır ve ikramdır. Onları böylece terbiye eden Allah’a hamdederiz.

Mü’minler için cenneti, kâfirler için cehennemi terbiye eden Hâlıkımıza hamdederiz.

Kur’an-ı Kerim'in “Rabb-ül Âlemin’e” hamd ile başlayıp, “Rabbünnâsa” sığınmakla son bulması ne kadar mânidardır. Rabb-ül Âlemin; bütün âlemlerin terbiye edicisi. Rabbünnas da insanı bütün organlarıyla ve bütün duygularıyla terbiye eden Allah. Âlemlerin terbiyesi, insana baktığı, insanın faydalanmasına en uygun şekilde yapıldığı için, âlemleri terbiye eden ancak insanın Rabbidir. Bir diğer ifadeyle insanın Rabbi ancak âlemleri terbiye eden zât olabilir. İşte insan bu tabloyu tefekkür ettiğinde ruh ve kalbi sonsuz bir minnet, medih ve şükür ile dolar. Allah’a sonsuz hamdeder.

Fikrimize kâinat kitabını okuma gücü veren, kalbimize iman ve marifeti yerleştiren Rabbimize hamdederiz. Kalb gözümüzü hidayetiyle açması ve bize kendini bildirmesi, tanıttırması, sevdirmesi, Allah’ın en büyük bir ihsanı bir ikramı olduğu kadar, en ince bir san’atıdır da. Dünün nutfesi bugün Rabbini tanıyor, O’nu seviyor, O’nun san’atlarını tefekkür edebiliyor.

San’atkârını bilen eser, kâtibini tanıyan kitap... Bunlar beşer hayâlinin erişemeyeceği noktalar. İşte hidayetle nurlanan bir mü’minin kalbi, Allah’ın böyle harika bir san’atı.

İnsan kendisinde tecelli eden bu kemal için hem Rabbini medih ve sena eder, hem de bu büyük lütuf karşısında O’na sonsuz derecede şükreder.

Hamd sadece insana mahsus değil. Diğer mahlûkların da en azından hâl diliyle hamdleri vardır. Bir yıldız, Allah’a hamdeder; yok iken var olduğu için. Zira, yoğu var etmek hem İlâhî bir san’at, hem de o yıldıza bir ihsandır.

Bir çiçek de Allah’a hamdeder. Suyu, toprağı terbiye ederek çiçek hâline getirdiği için Allah’ı hâl diliyle medih ve sena ettiği gibi, kendisine çiçek olmayı lütfettiği için de yine Rabbine şükreder. İşte bu medih ve şükür onun hamdidir.

Diğer varlıkları da bunlara kıyas ettiğimizde, her varlığın Allah’ı tesbih ettiği gibi O’na hamd de ettiğini bir derece hissedebiliriz...
Şeytanın hilesi varsa mü’minin de tövbesi var

Hayat bir yol. İnsan bir yolcu. Kimi yeri dardır, kimi yeri geniş hayat yolunun... Yokuş da ağır, düzde temkin gerek. Her işin başı sağlık... İman ve sağlık olmadan, ne varlık olur, ne dirlik, ne de birlik... Yürüme bilmeyen yolu bozar, söyleme bilmeyen sözü. İçimizde bir dost, bir düşman vardır. Nefstir adı. Ateş gibidir. Sobanın içine koyarsan ısıtır. Lâmbaya koyarsan ışıtır. Dilini bilen çözer, üstüne biner nefsinin. Binmesine izin vermez nefsinin kendisine. Nefse ibadet dedin mi, ayak sürer, akıl hocası şeytandır; ondan ders alır. Ağır yük, serkeş eşeği nasıl yola getirirse, güzel işler, Allah için çalışmalar da ne kadar artarsa, nefs elinden o kadar rahat eder insan. Boş kalınca felâket başlar; araba sağa sola yalpalar. İyisi mi işi baştan sıkı tutup, yolunu yolcusunu iyi bilmeli, bellemeli insan. Tâ ki, büyük bir kayıpla karşılaşmasın hayat yolunda. Büyüklerin sözleri de büyük, dinlemeli, öğrenmeli... Yarını bekleyen bu günü yaşayamaz. Nefsin ve şeytanın işi, acelede ve yarınlarda oyalamada gizli. Gözünü açmalı ki insan, sermayesini sinsi düşmanına kaptırmasın. Kabiliyetin okulu yoktur. Ama insan, tecrübe ile, akıl sahiplerinden istifade ile, bunu elde edebilir. Ümitsizlik, en büyük hastalığı bu asrın. İçten kemirir kurt gibi insanı. Günahlarla beslenir, vehimle güçlenir. Allah’ı bilen, şeytana karşı durur. Aklı başında olan, bir elini tövbe ve istiğfara, bir elini duâ ve tevekküle verir. Huzuru bulur. *** Direksiyon başındaki şoförün küçük bir hatâsı, bazan büyük bir felâkete sebep olabilir. Mânevî dikkatsizlikler de, ruhî hayatımızın ölümüne ve hattâ ebedî hayatın kaybına bile yol açabilir. Ömür dediğimiz ne ki, 60-70 senelik bir dünya hayatı. Bunu olağanüstü bir gayretle korumaya çalışırız. Oysa ki, ebedî olan ahiret hayatımızı korumak için ise, çok daha büyük bir gayret sarf etmemiz gerekmez mi? Ancak bütün bu dikkat ve gayretlere rağmen, yine de şaşma ve yanılma kabiliyetinde olan insanın günah ve hatâdan tamamen kurtulması mümkün değildir. Bu takdirde yapılacak iş, derhal düştüğü yerden kalkmak ve hatâdan dönmektir. Çünkü şeytanın mühim bir hilesi, insana kusurunu itiraf ettirmemek, ona kusurunu kusur olarak göstermemektir. Tâ ki, istiğfar ve Allah’a sığınma yolunu kapasın. “Kusurunu itiraf ederek istiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden (Allah’a sığınan) ise, şeytanın şerrinden kurtulur.”

Şeytan, insana günah ve kusurunu itiraf ettirmemek veya küçük göstermek sûretiyle daha büyük günah ve kusurları işlemeye sevk eder.

Ondan sonra da, “artık hayra kabiliyeti kalmadığını, iyice bozulduğunu, yola gelse de bunun bir fayda temin edemeyeceğini” telkin ederek onu ümitsizlik girdabına yuvarlar. Şeytanın bu hilesine karşı, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde mü’min kullarına yardım edeceğini vaat etmekte ve Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesini ikaz buyurmaktadır. (Zümer Sûresi, 53)

İşte, Cenâb-ı Hak, şeytanın telkinlerine kapılarak günaha düşmüş mü’min kullarının elinden sonsuz rahmetiyle tutup kaldırıyor ve onlara af kapılarını açıyor. Kendi kusur ve günahını Cenâb-ı Hakk’ın dergâhında itiraf ederek af dileyen insanı, Allah’ın rahmeti boş çevirir mi? Nitekim boş çevirmeyeceğini birçok âyet-i kerimeyle vaat etmektedir.

Onun affı sadece günahkârlara, zindandakilere ve belli bir kitleye de mahsus değildir. Hem her zaman geçerli, hem de bütün insanlığı kuşatacak kadar geniştir.

En büyük felâket, günahlarının ağırlığı altında ezilerek ümitsizliğe düşmek ve hakka dönme imkânını ebedî olarak kaybetmektir.

Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, mü’min kullarını rahmet ve fazlıyla ümitsizliğe düşmekten ve şeytana tâbî olmaktan kurtardığını açıkça ifade buyurmaktadır:

“Eğer Allah’ın nimet ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız müstesnâ, muhakkak şeytana uyup gitmiştiniz.” (Nisâ Sûresi, 83)

Yine Cenâb-ı Hak, mü’minleri “işledikleri günah sebebiyle Allah’ı anmaktan vazgeçmeyip, günahlarında ısrar etmeyen kimseler” olarak tarif etmektedir.

“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler. Günahları ise, Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar, yaptıkları günahta bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir bağışlanma ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Güzel ameller yapanların mükâfatı ne güzeldir.” (Âl-i İmran Sûresi, 135-136).

İnsan, günahından sıkılıp Allah’tan af dileme hassasiyetini kaybettiği noktadan itibaren büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Yoksa, insan olarak hiçbirimiz günahsız değiliz. Bilerek veya bilmeyerek, küçüklü büyüklü pek çok günahın içine her zaman giriyoruz. Burada birinci derecede önem taşıyan şey, günahın farkına varabilmek, günahı günah olarak görebilmek ve bundan dolayı Allah’ın af ve rahmetine sığınmak ihtiyacını duyabilmektir.

Unutmamak gerekir ki, Allah’ın rahmetinden istifade edebilmek için O’nun rahmetine müracaat etmek gerekir. Meselâ Cenâb-ı Hak “şifâ verici” mânâsındaki Şâfi isminin de sahibidir; bu ismiyle hastalıklara şifâ verir. Fakat bir hastanın “Cenâb-ı Hak nasıl olsa Şâfi’dir, benim şifamı verir” diyerek hiçbir tedbire başvurmaması halinde, hastalığın tedavisi değil, daha da kötüleşmesi muhtemeldir. Ve böyle bir insanın, Allah’ın Şâfî isminden fazla ümitlenmeye hakkı yoktur.

Bunun gibi, Cenâb-ı Hak, Tevvâb, Afüvv, Gafur ve Rahîm gibi, affetmeyi, bağışlamayı, tövbeleri kabul etmeyi ve merhamet etmeyi ifade eden isimlerin de sahibidir. Fakat insanın bu isimlerden nasibini alabilmesi için, o isimlerin gerektirdiği şekilde hareket etmesi icap eder.

Cenâb-ı Hak nasıl olsa affeder diyerek günahların içine dalıp gitmek, insanın günahlar karşısındaki hassasiyetini kaybettirir. Ve insan, zamanla günahını günah olarak görmez hale gelir. İşte bu, günahın kalbi kaplaması hâlidir. (Burada kalp ile kastedilen şey, mânevî hayatımızın merkezidir; yoksa göğsümüzün ortasındaki et parçası değildir.) Günahını kabul etmeyen ve günahı karşısında Allah’ın af ve rahmetine sığınmak ihtiyacını hissetmeyen kimse ise, İlâhî rahmete liyâkatini kaybetmiş demektir.

İnsana günahlar karşısındaki hassasiyetini kaybettiren başlıca sebeplerden biri de, günah seline kendilerini kaptıran insanların artık o selden kurtulma ümitlerini kaybetmeleridir. İslâm âlimleri bu ümitsizliği, şeytanın en önemli hilelerinden biri olarak değerlendirir. Oysa ki bir insan, bir kısım büyük günahları da işlese, hemen iman dairesinden çıkıvermez. Onun nefsine mağlûp olması, imansızlığının değil, hislerine, nefsine ve şeytana bir anlık yenik düşmesinin bir neticesidir.

Bu yenilgiler üst üste tekrarlanır ve günah bir alışkanlık haline getirilirse, bu defa şeytan “Sen artık adam olmazsın; Allah senin tövbeni kabul etmez” şeklindeki telkinlerle insanı ümitsizliğe atmaya çalışır.

Halbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurmaktadır: “Ey kendilerinin aleyhinde, günahta haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 53)

Bir hadis-i kudsîde de Allah’ın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” (Müslim, Tövbe: 3) buyurduğu belirtilir.

Hz. Peygamber Efendimiz (asm), kullarının tövbe ve istiğfarı karşısında Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu (kendisine has) kudsî lezzet ve memnuniyeti şu hadîslerinde dile getirirler: “Öyle bir kimse ki, çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerinde de yiyecek ve içeceği yüklenmiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki, devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendisine şöyle der: ‘Artık ben ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar.

“Bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devenin üzerindedir. İşte Allah, mü’min kulunun tövbe ve istiğfarı ile, böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden çok daha fazla sürûr ve lezzet alır.” (Şüphesiz ki, bu lezzet, bizim tattığımız lezzet ve sevinçlerle en küçük bir alâkası olmayan, Cenâb-ı Hakk’a mahsus, ifade etmekten âciz olduğumuz kudsî bir lezzettir. Bunu idrâk etmemiz mümkün olmadığı içindir ki, bizim idrâk edebileceğimiz cinsten bir hâdiseye benzetilerek bir hakikat anlatılmak istenmiştir.)

Bir başka hadis-i şerifte de “istiğfar eden bir kimsenin günde yetmiş defa dahi günahını tekrar etse, yine günahında ısrar etmiş sayılmayacağı” belirtilir. (Müsned 5:130; Darimî, vitr: 36.)

Şu halde, işlenen günahlardan ve nefse mağlûbiyetten dolayı ümitsizliğe düşen kimse, Allah’ın kendisine verdiği bunca fırsatı kendi ayağıyla geri tepiyor demektir.

Hz. Ali de (ra) buna işareten şöyle der: “Beraberinde kurtuluş reçetesi olduğu halde helâk olan kimsenin durumuna hayret ediyorum. O reçete de istiğfardır.”

Yine Hz. Ali Efendimize nispet edilen bir başka söz de şöyledir: “Cenâb-ı Hak herhangi bir kuluna istiğfarı ilham etmişse, ona azap etmemeyi murat etmiştir.” (İhyâ-i Ulûm, 3:162)

Bu konuda bir âyet meali:

“Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” (Furkan Sûresi, 77)

Evet günah ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın rahmetinin daha büyük olduğunu unutmayıp, ümitsizliğe düşmemeliyiz. Ve şu hadise kulak vermeliyiz:

Hz. Ebû Said’den (r.a.):

Allah Resûlü (asm) buyurdu:

Şeytan dedi ki:

“Yâ Rabbi! İzzetin hakkı için Senin kullarını son nefeslerini verinceye kadar aldatmaya devam edeceğim.”

Rab Teâlâ buyurdu ki:

“İzzetim ve Celâlim hakkı için kullarım Benden af dileyip günahlarının bağışlanmasını istedikçe, Ben de onları affedeceğim.” (Ebu Ya’lâ)

 

Son söz:

Sevgili Peygamberimizin (asm) müjdeli hadislerinden bir gül demeti takdim edelim:

Hz. Aişe’den (ra):

Allah Resulü (asm) buyurdu:

“Allah (cc), sizlerden birisi için hayır yoluna ya da sadaka olarak verdiği bir lokma veya bir hurmayı öyle büyütür ki, evlâdınızı ya da bir tayınızı büyüttüğünüz gibi büyütür. Ve bu bir lokma kıyamete kadar büyüye büyüye Uhud Dağı gibi olur.” (Dare Kutni)

...

Hz. İbni Mesud’dan (r.a.):

Allah Resulü (asm) buyurdu:

“Kıyamet günü ümmetimden bir adam hesaba çekilmek üzere huzura getirilir. Ancak kendisinin Cenneti hak edecek kadar bir sevabı bulunmaz. Allah (cc) buyurur ki:

“Onu Cennete sokun. Çünkü bu insan, aile fertlerine karşı çok merhametli idi.” (İbni Asakir)

...

Allah Resulü (asm) buyurdu:

Allah (c.c.) buyurur ki:

“Ey insanoğlu! Sen bana duâ ettiğin ve rahmetimden ümitlendiğin sürece, sendeki günahlara rağmen, seni bağışlar ve onlara hiç aldırış etmem.

“Ey Âdemoğlu! Günahların yerle gök arasını kaplayacak bir çokluğa ulaşsa bile, bunların ardından benden af dilersen, hiç aldırmadan seni bağışlarım.

“Ey Âdemoğlu! Bana, yer dolusu günahlarla gelsen dahi, sonra bana hiçbir şeyi ortak (şirk) koşmadan huzuruma çıksan, hiç şüphesiz seni, yer dolusu rahmet ve bağışlarla karşılarım.” (Tirmizî)

Ya Hû!

 

Ya Hû!
Allah’ım Sen Ehadsin; beni nazarında biricik eylemişsin, yakarışım Sanadır, yalnız Sana kulluk ederim…
Allah’ım sen Samedsin. Ellerimden tutan sensin,ihtiyacım yalnız sanadır, yalnız Senden yardım dilerim…
Allah’ım sen doğurmadın doğrulmadın, kimseye benzemezsin sade Sana güvenirim.
Allah’ım denginde yok benzerinde, munezzehsin, mukaddessin… sade Seni İlah bilirim.
Bana beni Sen verdin, beni bende bırakma… Beni Senden uzak eyleme, kendine dost eyle.
Beni Sen benden eyledin, bendimi huzurundan ayırma… Beni bana bend eyleme, kendine bend eyle.. Beni benden iyi bilirsin, bana benden yakınsın.. Beni bana bırakma, kendine kul eyle.
Beni bana bırakma!
Ya İlahe İlla Hû…
Amin

Günlük Hayatta Sünneti Seniyye
 

Günlük Hayatta Sünneti Seniyye 

1.           Hayırlı işlerde sağı, adi işlerde solu kullanmak. 

2.           Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak. 

3.           Yemeğe besmele ile başlamak, Allah’ın sonsuz ikram ve nimetlerini tefekkür ederek yemek, sonunda da hamd etmek. 

4.           Yemekte tabağın kendi önümüze gelen tarafından yemek. 

5.           Yerde bir sofra bezinin üstünde yemek. İhtiyaç olduğu takdirde masada da yenilebilir. 

6.           Yemeğe sofradakiler ile beraber başlamak. 

7.           Acıkmadıkça yememek, tam doymadan yemeği bırakmak. 

8.           Tabağa az yemek koydurtup artık bırakmamak. 

9.           Sofrada sağ dizi dikip, sol dizi yere yatırmak. 

10.      Saf ipek ve saf altın ümmet-i Muhammed’in erkeklerine haram kılınmıştır. 

11.      Selamı yaymak. Selam, kelamdan önce gelir. 

12.      Eve girince ilk söz ev halkına selam vermek olmalıdır. 

13.      Selamla birlikte samimiyetle, tebessüm ederek musafahada bulunmak. 

14.      Musafaha ile birlikte, hürmet, samimiyet ve şefkate vesile olan kucaklaşmalar yapılabilir. Süfli hisleri uyandıracak sarılmalar caiz değildir. 

15.      Musafahada önce eli uzatan çekmelidir. Biz çekersek buluşmadan memnuniyetsizlik manası çıkabilir. 

16.      İlmiyle amil din adamları ile adil devlet başkanlarının eli öpülür, beşeri hisleri yok olmuş yaşlı hanımlara selam verilebilir, gerekirse eli de öpülebilir. Yeter ki fitneye sebep olmasın. 

17.      Hediyeleşmek ve gelen hediyeye aynıyla veya daha güzeliyle karşılık vermek. 

18.      Az gülmek, gülünce kahkaha ile değil, tebessüm ederek gülmek. Mütebessim olmak. 

19.      Çoğu zaman susmak, tefekkür etmek, ihtiyaç olunca konuşmak. 

20.      Tane tane, orta bir ses tonuyla konuşmak. Çok mühim şeyleri üç defa tekrar etmek. 

21.      Konuşmaya Allah’ın adıyla başlamak ve Allah’ın adıyla bitirmek. 

22.      Nefsi ve dünyalık bir şey için öfkelenmemek. Bir hak zayi olduğunda ve uhrevi meselelerde, Allah ve din hakkı için öfkelenmek. 

23.      Doğru sözle şaka ve mizah yapmak. 

24.      Boş işler (malayani) ile iştigal etmemek. 

25.      Uyku için yatınca önce sağ tarafına yatmak, sağ yanağını sağ avucunun içine koymak ve o günün muhasebesini yapmak. 

26.      Yüzükoyun yatmamak. 

27.      Yatağa girdiğinde avuçları açık olarak birleştirerek İhlas, Felak ve Nas surelerini okuyup avucunun içine üfleyip sonra bütün vücudunu sıvazlamak, bunu üç defa tekrarlamak. 

28.      Beyaz giymek. 

29.      Mest giymek. 

30.      Ayakkabı giyerken önce sağdan başlamak, çıkarırken de önce soldan çıkarmak. 

31.      Takke ve sarıkla başı kapatıp namazı öyle kılmak. 

32.      Soğan ve sarımsak kokusuyla mescid ve meclislere yaklaşmamak. 

33.      Üzerinde kudsi kelimeler ve ayetler yazılı eşya ile tuvalet ve pis yerlere girmemek. 

34.      Misafire elinde bulunandan ikramda bulunmak. Misafir ve ziyaretçileri temiz bir kılık kıyafetle karşılamalı. 

35.      Aksırınca sesi az yükseltip, “Elhamdülillah” demek. Böyle diyene de “Yerhamükellah” demek. Bize dediklerinde “Yehdina ve yehdikümüllah” diye cevap vermek. Bu üçe kadar böyle mukabele şeklinde devam edebilir. Üç defadan fazla aksıran olursa, nezleden aksırmıştır ve mukabele gerekmez. 

36.      Esnemeyi mümkün olduğu kadar gizlemek. Ağzı elle kapayarak gidermeye gayret etmek. Namazda iken esneme gelirse, ayakta ise sağ elin, diğer hallerde ise sol elin tersi ile ağzı kapatmak münasip olur. 

37.      Davete icabet ve hediyeyi kabul etmek. 

38.      Kapıyı üç defa vurmak, cevap verilmezse geri dönüp gitmek. “Kim o?” diye sorulduğunda, “Benim.” dememek, kendimizi açık bir şekilde tanıtmak, maksadımızı belirtmek. Kapının tam karşısında durup içeriyi gözleme durumunda bulunmamak. Biraz kenarda durarak, ailedeki mahremiyeti görmekten içtinap etmek. 

39.      Ayakta bevletmemek. Tuvalette idrar saçıntısından, korunmak. Hadiste kabir azabının çoğunun idrar saçıntısından ileri geldiği bildirilmiştir. Tuvalete ihtiyaç için oturduğu vakit ön ve arkanın kıbleye karşı dönük olmaması gerekir.40.      Banyo yapılan yere bevletmemek. Çünkü vesvesenin çoğu bundandır. 

41.      İnsanların istifade ettiği gölgeliklere, yol ve yol kenarlarına, çeşme ve pınarlara bevletmemek, pisletmemek ve de tükürmemek. Hadiste, bunu yapanların lanetlenmesinden korkulacağı bildirilmiştir. 

42.      Kasık ve koltuk altı temizliğine titizlik göstermek. Buralardan ayrılan parçalar temizken ayrılmasına da dikkat etmeli ve cünüp iken buraları tıraş etmemelidir. Bu tür temizlik caiz olsa da sünnete uygun değildir. 

43.      Büyük ve umumi banyolarda tesettürle yıkanmalı, peştamal kullanılmalı. 

44.      Mümkünse her abdest alışta misvak (fırça) kullanmak.

Diyanet İşleri Başkanlığının neşrettiği misvak hadisi tercümesinde şöyle bir hüküm mevcuttur: “Misvaktan kasıt dişlerin temizlenmesi, ağız içindeki kötü kokunun giderilmesi ve mikropların yok edilmesidir. Bunu temin eden Erek ağacından başka fırçalar da varsa, o da misvak yerini tutar.” 

45.      Emin ve muttaki insanlarla istişare etmek, neticedeki karara tevekkülle uymak. 

46.      Cömertlik. “Cömert Allah’a yakın, cimri ise Allah’a uzaktır. Cömertlik kökü cennette olan bir ağacın dünyaya sarkmış dalıdır. Kim o dala tutunursa o dal onu cennete çeker.” 

47.      Çok tefekkür etmek. “Tefekkür gafleti izale eder. Ölümü tefekkür etmek fani lezzetleri acılaştırır. Eşyanın üzerindeki fena damgasını gösterir.” 

48.      Borçlanmalarda durumu yazıyla veya bir şahitle tevsik etmek. Böyle bir tedbir asla itimatsızlık sayılmaz. Anlaşmalarda değişik tevil ve tefsirlere yol açacak boşluklar bırakılmamalıdır. Durumu net olarak tespit etmek lazımdır. 

49.      Bir yakını vefat eden Müslüman kardeşini teselli ederek taziyede bulunmak. “Allah merhuma rahmet etsin.” şeklinde dua yapılır. Taziye ziyareti vasati üç gün içinde yapılır. Üç günden sonraki ziyaretlerde vefatı hatırlatıp hüznü deşmek uygun olmaz. Evinden cenaze çıkan kimseler üzüntüden dolayı yemek hazırlayıp sofra kuramazlar. Bunun için vefalı komşular bir müddet bu eve yemek getirirler. Böylece hüzünlerine ortak olduklarını fiilen göstermiş olurlar. Cenaze sahibi üç gün kendisine kolayca erişilebilecek bir ortam hazırlar ve böylece kardeşlerinin taziyede bulunabilmelerine imkan tanınmış olur 

50.      Ölmüş kimseleri hayırla yad etmek. 

51.      Mevtanın ardından yüksek sesle ve çırpınarak, saç baş yolarak ağlamamak. Böyle yapmak kadere itiraz ve Cenabı Hakkın takdirini itham etmek olur. Ayrıca bu mevtaya iyilik değil azaba vesile olur. 

52.      Sekerat halindeki hastalara “La ilahe illallah, Muhammedün rasulullah.” şeklinde telkinde bulunmak. Hastanın dudaklarını temiz ve ıslak bir bezle sulandırıp kurumamasını sağlamak. Ölüm vaki olup son nefes verilince, okumalar durdurulur ve cenazenin uzağında devam edilebilir. Çenesinin açık kalmaması için mendil ve benzeri şeylerle başa bağlanır. Gözleri açık ise kapatılır. 

53.      Kabirleri ziyaret etmek. Gafleti dağıtır ve uhrevi tefekküre vesile olur. Kabristanın kapısına yaklaşınca, kabir halkına gizlice selam verilir. “Ey kabir sakinleri, esselamu aleyküm. Sizler bizden önce geldiniz, bizler de sizleri takip edeceğiz. Size Allah’tan af ve mağfiret dileriz.” Şeklinde selam ifade edilebilir. Sonra ziyaret edilecek merhumun ayakucu tarafından yaklaşılır. Yüzüne müteveccihen veya kıbleye karşı durulur. Kur’an ve dualar okunabilir. Ziyaret esnasında mezarları çiğnemek mekruhtur. Şayet geçip gitmek için başka müsait yol yoksa, merhuma sevap hediye edilerek, geçilebilir. Mezar üzerindeki yeşillikler yolunmaz, bilakis çiçekler ekilir. Kurumuş otlar ayıklanır. 

54.      Hasta akraba, dost ve arkadaşları ziyaret etmek. Onlara teselli ve ümit vermek. Ziyareti uzun tutmamak. Hastanın hoşa gitmeyecek hallerini başka yerde anlatmamak. 

55.      Sıla-i rahimde bulunmak. “Akrabayla alakayı kesen bir kimsenin bulunduğu meclise Allah’ın rahmeti inmez.” 

56.      Zemzem suyunu hürmeten ayakta ve kıbleye karşı dönerek içmek. 

57.      Anne-babaya itaat etmek, onlara ihsanda bulunmak, kalplerini kırmamak ve hayır dualarını almak.

 
Hoş geldin ve iyiki geldin Ey Sevgili....Seni özlemekteyiz Ya Resul!....


 
Ne sıkıntılarla doğdu aleme İslam Güneşi...Bu güneş ışıklarını her karanlığa ulaştırsın diye ne mücadele verdiniz...Ne acılar çektiniz...Medine sokaklarında "mecnun" diye çocuklara attırılan taşlar yağmur gibi yağarken üzerine,Bilal kızgın kumlarda sırf "La ilahe illallah" dediği için kanatılıp yaralanırken....Hamza "karanlığa inat net ve sert tavrı" ile Uhud'da şehit düşerken....

Hoş geldin ve iyiki geldin Ey Umut....Seni özlemekteyiz Ya Muhammed!...


Dünya yeni bir düzenle yeniden kurulmak istenirken,İslam'a biçilen kötü ve haksız rol karşısında sizlerin gösterdiği kararlılığı göstermeye çalışan senin kardeşlerim" dediğin ve "Beni görmeden beni seven ve bana inanan kardeşlerimi merak ediyorum" diye belirttiğin kardeşlerin olma yolunda ilerliyoruz...Bizi dualarından mahrum etme!..

Hoş geldin ve iyiki geldin Ey Kutlu Elçi!.....Seni özlemekteyiz Ya Dost!

Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed.....

Doğum günün kutlu olsun!
 

31 Ocak

LÂ MEVCUDA İLLALLAH !!!

Image Hosted by ImageShack.us
 


 
بسم الله الرحمن الرحيم
السلام عليكم ورحمة الله وبركاته
 

LÂ MEVCUDA İLLALLAH...

 

Halk’eden,Yaradan "Bir" dir, "Tek"dir..

Gaye Yaradan’a varmaktır, gaye ve hedef “Tek” de buluşmaktır.

Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek nedendir?

Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek gaflettir.

Allah’a giden yol birdir. Rabb’e giden tek..ikiliğe düşmek nedendir?

İkilik, gaflet ve delalettir. Biz demek var iken, ben sen demek ikiliktir.

Ayrılık yolda değil, senin düşüncelerindedir.

“Bir” yaradan ve yaratılanı temsil eder, ikisi de “Tek” dir..ayrılık senin izanındadır..Yaradan da, yaradılan da O’nun kendisidir.

Demedi mi peygamber Mirac’da, perdeler kalktı, sırlar ifşa oldu,

 baktım ki perde arkasında, nur ile bakar Muhammed..  
Birlik sırrına kaç kişi erdi? İkilikte sır bulunmaz, iki kişinin bildiği de sır olmaz, sırlar O’nu her şeyde görenindir, sırlar yolları bir edenindir.
Ben’lik varsa sırra mahzar olmak zor, benden, senden geçip varmalı bize,

işte o zaman sırlar bir bir açıklanır size..
Din, ayrılık değil..birliğe uzanan yoldur. Din, Hakk dininin ışığıdır...

ışığı bulmuşsa kişi, gayeye ulaştıran yol ne güzel aydınlanır..
Dinler bir olmalı, kaynağı tek..dinler araç olmalı, hedef ise “Bir"..
Dinler ağacın dalları gibidir. Gaye ve hedef “Tek” ise, dallara bak hepsi gövdede birleşir. Dallar gövdenin sebebidir, gövde ise dalların..

Hedef birlik ise, iyi bak, o zaman hepsi birliktedir.

Dalı ayrı düşünürmüsün ağaçtan, ya da dalsız bir gövdeye ağaç mı dersin?
Ey insanoğlu neden abes düşünürsün? Sen dal isen gövde “Tek”dir..
Sen kul isen, gövde “Bir” dir.
Sonra bir bak geriden de, gör o sırrı..dalıyla, gövdesiyle...

o ağaç ne güzeldir..                        
Düşün biraz düşün de “Bi-llahi” sırrına erenlerden ol.. 
Doğru izafidir, doğru değişir, doğru yarın yanlış olur, tek doğru “BİR” dir.
Yanlış izafidir, yanlış değişir, yanlış yarın doğru olur, tek yanlış İKİ’likdir.
Ben demeyi geç, sen demeyi geç, hatta biz demeyi de geç..sırra er de yalnızca O’de..
“LÂ Mevcuda illallâh” sırrına er de, O’dan başka bir şey yok..de..
Gör basiret gözüyle O’nu ikilik bulmadan…
Sonra sus..sus ve dinle..sana söylenen sözü...sus ve dinle sana verilen sırrı...

anla ki..sana tüm yaratılanlar hep bir ağızdan söylesin..
LÂ MEVCUDA İLLALLAH !!!
Kuran'daki tek bir ayet bütün dünyayı kurtarmaya yeterlidir‏
http://fc08.deviantart.com/fs31/f/2008/230/1/7/Holly_Quran_by_magical_cure.jpg
Image and video hosting by TinyPic
http://fc09.deviantart.com/fs38/i/2008/353/4/2/Allah_____by_ChOoOcH.jpg
Kuran'daki tek bir ayet  bütün dünyayı kurtarmaya  yeterlidir.İnsanlar sadece bu ayeti uygulasalar dünyadaki sorunların tamamına yakını çözülürdü.
 

Bu ayet Cuma günleri  hutbe  bitirilirken imamların okudukları ve anlamını açıkladıkları Nahl süresinin 90.ayetidir:
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı  yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir” 

 Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
Ebu'l Al'a Mevdudi’nin “Tefhimü’l Kur'an” adlı eserinde bu ayetle ilgili şu açıklamalara yer veriliyor:

Üç emir, üç yasak…
Emirler:
“Bu kısa cümlede Allah, dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağını teşkil eden üç önemli şeyi emretmektedir: Bunlardan birincisi adalettir.

 Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
ADALET: Sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli olan düzenlemeleri yapmaktır. Örneğin bütün insanlar, vatandaşlık hakları bakımından eşit olmalıdırlar. Allah herkese ahlâkî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî olan tüm haklarının, hak ettiği ölçüde verilmesini emreder.
 Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
İHSAN: Emredilen ikinci nokta, "İhsan"dır. Bu kelime iyi, cömert, hoş görülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama... anlamlarına gelir. Toplumsal hayatta bu adalet kadar önemlidir. Çünkü adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise ihsan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumun haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu zevkli yaşamaya değer hale getirir.
 Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
SILA-I RAHİM: Emredilen üçüncü nokta ihsan'ın özel bir uygulaması olan sıla-ı rahime (yakın akrabalara) iyilik etmektir. Bu, kişinin sadece akrabalarına iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar içinde yardım etmesi anlamına gelmez. İslâm, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak tanımlar. Her bölümün kendi içindeki fakir bireyleri desteklediği bir toplum düşünün! Elbette böyle bir toplum hem ekonomik, hem sosyal, hem de ahlâkî yönden yüce ve saf bir toplum olacaktır.
Yasaklar:Yukarıdaki değinilen üç iyi özelliğe karşılık Allah aynı ayette, hem bireyi hem de tüm toplumu bozan üç kötülüğü de yasaklamaktadır:
 Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
FAHŞA: Arapça fahşa kelimesi, gayrı ahlâkî, müstehcen, kötü, çirkin, adi, edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, hırsızlık, soygun, içki, kumar, dilencilik, ahlaksız konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlâksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin yanlış propaganda, iftira, suçların açıktan işlenmesi, ahlâksız hikâyeler, bu türden gösteriler ve filmler aynı şekilde fahşanın kapsamına girer.
Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
MÜNKER: Genelde insanlar arasında kötü kabul edilen ve tüm diğer ilâhi kanunlar tarafından yasaklanan her şey demektir.

Image and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPicImage and video hosting by TinyPic
BAĞY: Genel ahlâk kurallarını aşan, Yaratıcı olsun, canlı cansız tüm varlıklar olsun, diğerlerinin haklarını çiğneyen her tür kötü davranıştır.
Keşke insanlar Allah'ın istediği gibi düşünüp, öğüt alabilseydi... 
TESETÜRÜN KADININ ŞAHSINA BAKAN HİKMETLERİ‏

 


Tesettür kadını erkeklerin kalplerinde ve hayallerinde kirlenmesini engelleyerek süfliyattan alıp ulviyet makamına çıkarır.

Nazarlarda süfli bir yeri olmasına fırsat verecek bir giyim ve tavrı olmadığı için ulvi ve    ulaşılmaz bir makamda kalır.

     Tesettür kadının kocası nazarında sadakatine bir şahadet hükmüne geçer.hal ve kaal diliyle der bensadece kocamın kıymetli bir hazinesiyim başkalarının beni beğenmesine ihtiyaç duymam.o beğendikten sonra başkalarının beni beğenmesi kaygım yoktur.Ve kocasının ittiham hakaret ve şiddetine maruz kalmaktan mahfuz eder.

     Tesettür kadını erkeklerle birliktelikten men ettiği için aralarındaki münasebetlerle vücuda gelebilecek bütün kötülüklerden mahfuz olacak. Bu taciz,tecavüz, zina  şiddet veya başka şeylerde olabilir.

     Tesettürle kadının hürmeti muhafaza edilir ki. Ta hevasatı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekip aleti hevesat ehemmiyetsiz bir meta hükmüne geçmesinler.

     Tesettür kadını ayetinde işaretiyle hain fasık gözlerin tecessüslerinden ve fasit gönüllerin gizlediği temayüllerden muhafaza eder.

      Tesettür içinde kadın”  Namahreme bakmak iblisin oklarından bir oktur”  hadisinin ihtarından beri olur. Kendini o zehirli nazar oklarından korur. Çünkü o bakışların ardında alçak düşünceler, gizli planlar, hayvani zevklerin tahayyulatından korur.

      Tesettürlü kadın bütün güzellik ve süsüyle kendini yabancı gözlere vaaz ve teşhir etmemekle istiklal ve hürriyetini ve vakar ve izzetini muhafaza eder. Ne hayallerde kirlenir. Ne erkeklerin hayal yataklarında gezer, ne de süslü fantezilerini süsler. Topluma değerinin solup gidecek olan güzelliğiyle değil ahlakıyla olduğunu gösterir.

     Tesettürlü kadın erkeklerin bakışlarından çekinmez, evhama kapılıp endişe etmez çünkü o tesettür kalasının ardında kendini pis gözlerden muhafaza eder. Kendinden emin bir şekilde korkmadan sıkılmadan zaruretten dışarı çıktığı zaman bile işlerini halleder. Güvenle yuvasına döner.

      Tesettürlü kadın ticari, siyasi, idari odakların sömürü aracı olmaz. En güzel pozun çocuğuyla beraber olması, en güzel iltifat ve teveccüh eşinden gelen. En güzel kıymet ve değerin Rabbinden gelen ihtar ve müjdeler olduğunu bilmenin huzurunu yaşar.

      Tesettür, hanımlar için Allah'ın emirlerine uygun olarak örtünme demektir, iman alâmetidir, İslâm şiarıdır. Ruhumuz gibi, vücudumuz üzerinde de Allah'ın hâkimiyetini kabul edişin belgesi olan bir ibâdettir .

      Tesettür; çağımızın zulüm egemenliğine karşı bayanların cihadı, başörtüsü de özgürlük bayrağıdır.

     İslâmî tesettür ve onunla beraber, başörtüsü hicap ve iffet/hayâ, Müslüman bayanların şiarıdır.

    Tesettür, Allah'ın emri olması yanında, nice hikmetleri de olan, müslümanın vazgeçemeyeceği bir semboldür.

    Tesettür; her türlü istismara karşı kadının koruyucu siperidir. Fizikî güzelliğini ve cazibesini, teşhir edilen bir meta gibi herkesle değil, sadece nikahlı eşiyle paylaşması için dışa karşı perdesidir.

    Tesettürüyle kadın ırzını, namus ve iffetini yaralayıcı gözlerden, kalplerinde hastalık bulunan  kişilerden korumuş olur.

    Tesettürü emreden Kur’an’ın kadına verdiği açık mesaj şudur: Dişiliğinizle kendinizi görünür kılmak yerine kişiliğinizle/şahsiyetinizle erkek egemen dünyada hak ettiğiniz saygın yeri alın. Onun için tesettür, kadının insan kimliğini teninin önüne koymak demektir.

 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=


νυѕℓαтнüℓуα dakika saniye misafirimiz oldunuz.

Bilgileriniz